Nutuk’un Satırlarından Bugüne: Kendi Evinin Ev Sahibi Olan Bir Milletin Hikâyesi
Yazan Prof. Dr. Tansel TERCAN
Dünya edebiyatının en büyük hikâyeleri hep bir yola çıkışla başlar. Homeros’un destanında Odysseus evine dönmek için denizlere açılır. Dede Korkut’un boyları bir yolculukla, bir sınavla, bir dönüşle örülür. Bizim en büyük hikâyemiz de bir yola çıkışla başlar. Mustafa Kemal, Nutuk’un ilk cümlesini şöyle kurar:
“1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım.”
Yalın, kısa, süssüz bir cümle. Ama içinde bir milletin kaderi var. Ben bu cümleyi her okuduğumda, mesleğimin en sevdiğim kelimesini hatırlarım: misafir. Bu kelime “sefer” kökünden gelir; yola çıkmış, yorulmuş ama bir kapıya ulaşmak için yürümeyi sürdüren insanı anlatır. 1919’da Samsun’a çıkan da bir yolcuydu. Ama bu yolcunun aradığı, kendisini ağırlayacak bir kapı değildi. Aradığı, bir milletin kaybetmek üzere olduğu evinin anahtarıydı.
Her büyük hikâye bir yola çıkışla başlar; bu milletin en büyük hikâyesi Samsun’a çıkan bir vapurla başladı.
Nutuk, o günlerin tablosunu ağır bir cümleyle çizer: “Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı.” Bu cümle bir haritayı değil, bir evin hâlini anlatır. Kapısında yabancı askerler, odalarında başkalarının kuralları, mutfağında başkalarının hesapları olan bir ev.
Bu tabloyu en iyi anlatan kavramlardan biri kapitülasyonlardır. Yüzyıllar boyunca yabancılara tanınan ayrıcalıklar zamanla öyle bir noktaya gelmişti ki, bu topraklarda yaşayan yabancı tüccar kendi hukukuyla yargılanıyor, kendi vergisini ödüyor, kendi postanesini işletiyordu. Ev sahibi kendi evinde kural koyamıyordu. Daha acı bir ifadeyle söylersek: Bu millet kendi evinde misafir, hatta kiracı hâline getirilmişti.
Kendi evinde misafir olan bir millet, kimseyi ağırlayamaz.
O günlerde aydınların bir bölümü çareyi bir büyük devletin himayesine girmekte arıyordu. Nutuk bu arayışı açıkça anlatır ve Mustafa Kemal bu teklifleri tek tek reddeder. “Ecnebi bir devletin himaye ve sahabetini kabul etmek” onun için bir çözüm değil, bir teslimiyettir. Gerekçesini de bütün zamanlara seslenen bir cümleyle koyar:
“Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.”
Bu cümle bence Nutuk’un kalbidir. Çünkü burada mesele toprak, sınır ya da rejim değil; haysiyettir. Ve haysiyet, insanın vazgeçebileceği bir şey değildir. Ardından gelen parola da bu yüzden bu kadar keskindir: “Binaenaleyh ya istiklâl, ya ölüm!” Nutuk, bunun “hakiki kurtuluş isteyenlerin parolası” olacağını söyler.
Haysiyet pazarlığa açık bir kalem değildir.
Ve sonra Nutuk’taki en belirleyici cümlelerden biri gelir: “Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı.” O karar, millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktır. Bunu okuduğumda hep şunu düşünürüm: Büyük kararlar çoğu zaman uzun listelerden değil, tek bir açık cümleden doğar. Bütün zorlukların, bütün imkânsızlıkların karşısında söylenen bir cümle: Bir tek karar vardı.
Dört yıl süren bir mücadele. Kongreler, cepheler, yokluklar, şehitler. 23 Nisan 1920’de açılan Meclis. Sakarya, Büyük Taarruz, İzmir. Ve 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile kapitülasyonların kaldırılması. Yani bu milletin evinin anahtarları, yüzyıllar sonra yeniden kendi eline geçiyordu.
Ama bir eksik vardı. Evin anahtarı alınmıştı; şimdi evin adını koymak gerekiyordu.
Cumhuriyet, bir milletin kendi evinin anahtarını yeniden eline aldığı gündür.
28 Ekim 1923 akşamı, Çankaya. Mustafa Kemal yakın arkadaşlarıyla akşam yemeğinde. Nutuk o anı, bütün tarih kitaplarından daha sade, daha çarpıcı bir cümleyle aktarır. Sofradakilere döner ve şöyle der:
“Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz.”
Bu cümlenin gücü sadeliğindedir. Bir milletin yüzyıllık yönetim biçimini değiştirecek karar, bir akşam yemeğinde, dört kelimelik bir cümleyle duyurulur. Ertesi gün Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na eklenecek ifade de aynı sadelikte hazırlanır: “Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli Cumhuriyettir.”
29 Ekim 1923. Meclis’te kısa bir müzakere. Oylama. Ve Nutuk’un ifadesiyle karar saat 20.30’da verilir; Cumhuriyet “yüz bir pâre top atılarak ilân edildi.” O gece Ankara’nın sokaklarında, o toplar yüz bir kez gürledi. Her biri, bir milletin kendi evinin ev sahibi olduğunu dünyaya ilan ediyordu.
Tarihin en büyük kararları bazen bir akşam yemeğinde, tek bir cümleyle verilir.
Bu hikâyeyi yalnızca bizim hikâyemiz olarak okumak, ona haksızlık olur. Çünkü 29 Ekim, insanlığın en eski ve en evrensel özlemlerinden birine verilmiş bir cevaptır: Kendi kaderini kendi tayin etme özlemine.
Romalı düşünür Cicero devleti “res publica”, yani “halkın işi” olarak tanımlar. Cumhuriyet kelimesinin Batı dillerindeki kökü buradan gelir. Türkçedeki “cumhur” da halk demektir. Yani Cumhuriyet, iktidarın bir kişiye, bir hanedana ya da bir zümreye değil, halka ait olduğu düzenin adıdır.
Immanuel Kant 1784’te yazdığı ünlü makalesinde aydınlanmayı “insanın kendi suçu olan ergin olmayıştan kurtulması” diye tanımlar. Ergin olmamak, aklını bir başkasının yönlendirmesi olmadan kullanamamaktır. Bu açıdan bakıldığında Cumhuriyet, bir milletin yetişkinlik ilanıdır. Artık kararlarını bir hükümdar ya da bir himaye devleti adına değil, kendi aklıyla ve kendi iradesiyle verecektir.
Düşünür Hannah Arendt ise insanı insan yapan en büyük yeteneğin “yeni bir başlangıç yapabilmek” olduğunu söyler. Ona göre her gerçek kuruluş, dünyaya yeni bir şey getirme cesaretidir. 29 Ekim tam olarak budur: Yıkıntıların arasından yepyeni bir başlangıç.
Cumhuriyet bir rejimden önce, bir milletin yetişkinlik ilanıdır.
Şimdi bu hikâyenin bana, bir turizmciye en çok dokunan yerine geliyorum.
Cumhuriyet ilan edildikten yalnızca bir hafta sonra, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Reşit Saffet Atabinen başkanlığında Türk Seyyahin Cemiyeti kuruldu. Sonradan Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu adını alacak olan bu cemiyetin görevi, yeni Türkiye’yi dünyaya tanıtmak ve ülkede turizmi geliştirmekti.
Bir düşünün. Daha bir hafta önce evinin anahtarını almış bir millet, ilk iş olarak kapısını dünyaya açıyor. Daha yaraları sarılmamış, bütçesi kıt, kurumları yeni bir devlet, dünyaya “Buyurun” diyor.
Bunun tek bir açıklaması var: Gerçek misafirperverlik ancak özgür bir ev sahibinin yapabileceği bir şeydir. Kendi evinde söz hakkı olmayan, kimseyi buyur edemez. Kapısında başkalarının kuralları geçen bir ev, misafirine sofra kuramaz. Ama kendi evinin sahibi olan bir millet, kapısını en geniş biçimde açabilir; çünkü artık o kapının ne zaman, kime ve nasıl açılacağına kendisi karar verir.
Ancak kendi evinin sahibi olan, kapısını dünyaya açabilir.
Başkentin ilk büyük oteli Ankara Palas da bu ruhla yükseldi. İnşaatına 1924’te başlandı, 1928’de tamamlandı. Birinci Meclis binasının tam karşısında, Meclis’e gelen milletvekillerini ve devletin konuklarını ağırladı. Yeni Türkiye, misafirlerine modern yüzünü bu salonlarda gösterdi. Bugün hâlâ devletin resmî konukevi olarak hizmet vermesi, o ilk günlerin ruhunun sürdüğünü gösteriyor.
Cumhuriyet ile misafirperverlik arasındaki bağ bununla da sınırlı değil. Cumhuriyet’in temel ilkesi eşitliktir; yurttaşlar arasında soy, sınıf ya da unvan ayrımı yapılmaz. İyi otelciliğin temel ilkesi de aynıdır: Kapıdan giren herkes aynı özene ve aynı saygıya layıktır. 1934’te kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındığında, dünyanın pek çok ülkesi bu hakkı henüz vermemişti. Bugün turizmin mutfağında, resepsiyonunda, kat hizmetlerinde ve yönetim kademelerinde emeğiyle var olan her kadın, bu mirasın yaşayan bir parçasıdır.
Misafirperverlik, özgür bir milletin dünyaya uzattığı eldir.
Cumhuriyet’in onuncu yılında, 1933’te Mustafa Kemal Atatürk geriye bakar ve şöyle der: “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık.” Aynı nutukta milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarma hedefini koyar. Bu hedef bir kez ulaşılıp bırakılacak bir zirve değildir. Her kuşağın, her meslek grubunun, her insanın kendi alanında yeniden ulaşması gereken bir standarttır.
Nutuk ise bütün anlatıyı gençliğe bir emanetle bitirir: “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir.”
Bu cümlede beni en çok etkileyen kelime “hazine”dir. Hazine korunur, evet. Ama bir hazinenin en iyi korunma biçimi, onu işletmek, büyütmek ve bir sonraki kuşağa daha değerli bırakmaktır. Bir aşçının mesleğini öğrencisine öğretmesi, bir öğretmenin bir çocuğun gözündeki merakı büyütmesi, bir mühendisin sağlam bir köprü kurması, bir turizmcinin bir yabancıya bu ülkeyi en güzel hâliyle tanıtması; hepsi bu hazineyi işleyerek korumanın biçimleridir.
Hazine korunur; ama en iyi, işlenerek korunur.
Cumhuriyet 103 yaşında. Bayraklar asıldı, toplar atıldı, marşlar söylendi. Ama ben bu yıl dönümünde dönüp dönüp o akşam yemeğindeki cümleyi düşünüyorum: “Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz.”
Neden “bugün” değil de “yarın”? Belki de bu cümlenin asıl sırrı burada saklıdır. Cumhuriyet bir kez ilan edilip bitmiş bir olay değildir. Her kuşak, kendi “yarın”ında onu yeniden ilan eder. İşini hakkıyla yapan her insan, adaletle karar veren her yönetici, bilgiyi paylaşan her usta, kapısını ayrım yapmadan açan her ev sahibi, Cumhuriyet’i yeniden ilan etmiş olur.
Yüz üç yıl önce bir milletin evinin anahtarı yeniden kendi eline geçti. O evin kapısını dünyaya açık, odalarını aydınlık, sofrasını bereketli tutmak bizim emanetimizdir.
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
Her kuşak, Cumhuriyet’i kendi “yarın”ında yeniden ilan eder.
